29 Eylül 2010 Çarşamba

KAHRAMANLAR DA AĞLAR

Adana şehir merkezi Abidinpaşa caddesi kıyısında tarihi Roma Sarayı harabesi tem kısmında yapılan kazılarda  Orpheus Mozayiği bulundu.
     -Sevdiği insanın arkasından ağlayan Orpheus’un gözyaşı dökerek söylediği ağıta hayvanlar ve kuşlar da katıldı.
     -Orpheus’un mozayiği şimdi Adana Müzesinde görülebilir.

     Yaşadığı şehri anlatıyordu, meraklı izleyenlere… Burası Taşköprü, hemen batı yönünde kalekapısı ve onunla bağlıntılı antik kentin ana caddesi yani “aksı”nı görüyorsunuz.Burası bugün Abidinpaşa caddesinin de olduğu yer.  Antik kentin yönetim merkezi ,saraylar, tapınaklar da burada idi. Sonradan Tepebağ’ı çevrelen alanda sur duvarları yükseldi. Biraz da güvenlik endişesinden dolayı iç kale, sur duvarları birbirini tamamlıyordu. Ramazanoğulları zamanında Adana kenti sur duvarlarının dışına taştı. Güneye doğru büyüdü. Ulucami ve etrafındaki Ramazanoğulları vakfının bulunduğu yerler şehrin merkezi haline geldi.  Ama tarihi Adana kentinin hiç değişmedi tarih boyunca işte şu gördüğünüz  “doğu-batı aksı/ ana caddesi”…
     Gençliğinin baharındaki genç bilim adamı Adana’yı anlatırken izleyenleri tarihin derinliklerine doğru bir yolculuğa götürüyordu. Kendisini izleyenler merakla ne diyeceğine bakıyorlar biraz da derin derin düşünüyorlardı.  Sonraki günlerde sayın araştırmacı kenti Tepebağ etekleri boyunca çevreleyen sur duvarlarının son parçasını buldu.  Yaşanmış bir tarihin Adana kentinin antik döneme ait görünüşünü ortaya çıkarmaktan çok mutlu idi. Konuşmaları heyecanlı,bakışları heyecan ve sevgi dolu idi.  Bilgiyi paylaşıyordu, insanlarla sadece.
    Ama sayın araştırmacının bilgi sunmadığı bir konu vardı: Antik kentin aksı/ana caddesi üzerinde Romalılar zamanından kalma tapınak harabesi zemininde 1960’lı yıllarda yapılan bir kazı çalışmaları esnasında mozayik göüntüsü çıkmış, Müze yetkilileri  tarafından sökülerek yerinden alınmış ve korunmak üzere götürülmüştü. Bahsi geçen mozayik, elinde müzik aleti çalan genç bir insanın etrafında kuşlar ve hayvanlar dolaşıyor olarak görüntüye yansımıştı. .  İnsanı duygulandıran sesler müzikle yansıyordu etrafa, kulakları çınlatıyor, kalpleri titretiyor, sonra da gözyaşı dökülmesine neden oluyordu.
Bahsi geçen mozayik  tarihi belgelerde “müzik çalan orpheus” adıyla tanımlanıyordu. Grekler zamanından kalan bir efsane canlandırılıyordu.  Sevdiği karısı Eurudike’yi kaybeden rpheus, ölüler ülkesi tanrılarına yalvarmış ve onun geri gelmesini istemişti. Sevgilisi yanına gelirken bu mutluluğu kıskanan Zeus tarafından şimşekler çakmış, kötü insanlar bin bir türlü engeller çıkarmışlar… Eurudike’de yeniden ölüler dünyasına gitmiş… Sevgilisine kavuşamıyan Orfeus, elindeki müzik aleti ile kuşlara, hayvanlara, taşlara,ağaçlara şarkı söylemeye başlamıştı. Yürekleri dağlayan gözyaşlarının hiç eksik olmadığı bir aşk hikayesinin kahramanı olan ORFEUS da sonunda parçalanarak öldürülmüştü.
    Araştırmacı sonraki günlerde mutluluğu aradı hep insanlarda… Ama bulamadı bir türlü. Engeller çıktı aşamadığı. İntihar etmek istedi ama olmadı. Dünyanın türlü halleri içinde yuvarlanıp duruyordu. Hep sonsuz mutluluğu arayan peşinde koşan ama hiçbir zaman bulamayan… Tıpkı Orfeus mozayiğinde anlatılmak istenen gibi!




İSPANYA’DAN ÇUKUROVA’YA GELDİLER

Müslümanlar, MS. 711 yılında İspanyayı feth ettiler. Ve kısa zamanda Endülüs Emevi Devleti’ni kurdular.
   -İslam medeniyetinin parlak bir merkezi olmuştu, İspanya, Kurtuba Cami ve Medresesi dünyanın en gelişmiş bilim merkezi idi.
   -1490’lı yıllarda İspanya’da Müslümanların hakimiyeti sona erdi. Çok sayıda Müslüman, Yahudi ve Çingene Hristiyan olmaya zorlandı. Din değiştirmeyenleri Engizisyon mahkemelerinde ölüme mahkum ettiler.
   -Osmanlı Padişahı I. Ahmet, Kuzey Afrika’ya gelen İspanya Müslümanlarını “Fellah” kimliği ile Çukurova’ya getirdi ve yerleştirdi.
     İslamiyetin Arabistan çöllerinden çıkarak dünyanın uzak diyarlarına yayılması tarihin en önemli olayları arasındadır. İslamı yayma uğruna  711 yılında İspanya sahillerine çıkan Tarık bin Ziyad’ın o meşhur “Önümde fethedilerek İslamı yayacağımız bir ülke var, arkamızda da deniz. Bu dava uğruna koşanlar benimle gelsinler, istemeyenler geri dönsün” sözlerinden sonra İspanya kısa sürede Müslümanların eline geçti. İslamiyet Fransa sınırına kadar yayıldı. Ve aradan yüzyıllar geçti. İspanya coğrafyasında Endülüs Emevi Devleti görkemli bir medeniyetin gelişmesini sağladı. Kurtuba Medresesi dünya bilim merkezi olarak ön plana çıktı.
    Ancak 1480 ve 90’lı yıllarda  İspanya’da kurulan İslam Devleti yıkılış olaylarının  acı gerçeklerini yaşıyordu. 1492 tarihi Endülüs Müslümanlarının elde kalan son toprakları olan Gırnata’nın da kaybedilmesiyle sonuçlandı. Bundan sonra yaşananlar ise uzun yıllar süren bir tarih boyunca İslamiyeti kabul eden sivil halk ile Yahudiler ve Çingenelerin yaşadıklarıdır.  Sadece Hristiyan olmadıkları için bu insanlar “Engizisyon” mahkemelerinde din değiştirmeye zorlandılar. Dinini değişmeyenler işkencelere, sürgünlere, şehir meydanlarında “yakılarak öldürülme” dahil insanlık tarihinin en şiddetli işkencelerine uğradılar.
Osmanlı yönetimi İspanya Müslümanlarına yardımcı olabilmek için Kemal Reis kumandasında İspanya sahillerinden Müslümanları kurtararak Kuzey Afrika ülkelerine taşıdılar.  İspanya Müslümanlarının yaşadığı olaylara kısa sürede çözüm bulmak mümkün olmadı.  Padişah III. Ahmet zamanında İspanya’dan Tunus topraklarına  “Müdeccen” adı verilen Müslümanları “Çukurova şehirlerine” yerleştirme kararı alındı.  Ve bu hususta  26 Mart 1613 tarihli Tunus Beylerbeyine hitaben padişahın fermanı yayınlandı: (1)
    Tunus Beylerbeyisine ve Tunus Kadısı’na Hüküm ki!
    Dini gayret  ve İslamiyetin gereği olarak İspanya memleketinden ülkeme gelen  Müdeccen topluluğu makamıma kadar gelip  kendileri için uygun bir yerleri olmadığını çoluk çocukları ile perişan olduklarını  söylediler.  Hepsi  bir yere gelip  birbirlerine yardım ederek geçimlerini sağlayacaklarını, tarım yapabileceklerini  söylediler.  Memleketimden Adana, Uzeyir, Sis, Tarsus ve Kars (Kadirli) sancaklarında bazı yerler kendilerine yurt olarak verilmesi uygun görülmüş olup beylerbeyi, sancak beyi, voyvodalar, güvenilir insanlar toplusu engel çıkarmaya… İnşallah beş sene sonra aşar vergileri halen İstanbul’a yapımı süren caminin vakfına bağlanması…Adı geçen topluluktan olan devletime hizmet eden Ali’nin Sancak beyi olarak tayin edilmesini rica eylediklerinde merhametim üzere kabul olunmuştur.  Lakin aynı topluluktan bazıları İspanya’dan çıktıklarında, Tunus vilayetine gelmiş, şeyhleri vardı, önde gelen insanları o diyarda ( Tunus’ta)  kalmakla, o taraf ile ilgilenmeyip kendi istekleri ile beyleri yanına gelmediler diye tenbih olunmak için adı geçen şeyh ve diğerleri dahi kendi istekleri ile isterlerse kimse engel olmamak hususunda fermanım yayınlanmıştır…
   Osmanlı Padişahının isteği üzere İspanya’dan Tunus’a ve oradan da Çukurova’ya gelerek yerleşen Müslümanlar kısa sürede bölge ekonomisinin gelişmesine önemli katkılarda bulundular. Günümüzde, Tarsus, Karaisalı, Kozan , Adana ve Kadirli’de kendilerini “Cezayir Arabı, Tunus Arabı, Fellah, Arap” olarak gören aileler, aşiretler, köyler vardır.  Muhtemeldir ki bunların ataları 1613 yılında İspanya’dan canlarını kurtarmak üzere Tunus’a ve oradan da Osmanlı Padişahının fermanı ile Çukurova’ya gelenlerdir.
Kaynak: Osmanlı Arşivi, Mühimme Defteri-78, hüküm 1134 (4 S.sene 1022/26 mart 1613)
    


ADANAYA KAHRAMANLIK ÜNVANI VEYE MADALYASI VERİLMELİDİR

   -Adana’nın tarih boyunca yaşadığı olaylar ve tarihi gelişim göz önüne alınarak “kahramanlık madalyası” ile ödüllendirilmesi gerekir.
   -Adanalıların 5 Ocak 1922 tarihinde Türk bayrağını yüceltmeleri olayı vatanı uğruna şehit düşenlerin aziz hatırası canlı tutulmalıdır.
   -Ramazan Saygılı ve arkadaşları Adana’ya kahramanlık onur madalyası verilmesi için çalışmalara başladılar.

     Adana veya Çukurova’nın en büyük metropol kenti Anadolu’nun stratejik önemi sahip Doğu Akdeniz de yer alması dolayısiyle  tarih boyunca milletlerin ilgi savaş ve yayılma alanı olmuştur.  Ramazanoğlu Türkmen beyliği zamanında (14.yy içinde) kalıcı Türk vatanı yapılan Adana yöresinde yüzyılların eseri Türk kültür eserleri ve ona sahiplenen insanlar vardı. Bölgede 16.yy içinde sosyal ve ekonomik hayat canlanmış çok sayıda eserin yapımı gerçekleştirilmişti.
    Anadolu genelini etkileyen Celali isyanları en fazla Çukurova yöresindeki sosyo-ekonomik hayatı tahrip etmişti. Çukurova nerede ise boşalmış, derebeyler ve yöneticiler çatışması sonucu yönetim vergi ve asker alınamaz hale gelmişti.
     Osmanlı yönetimi Kırım harbinden sonra Çukurova yöresine yabancı siyasi kontrolünün girmemesi için “Reform yapma” projeleri geliştirdi. 1865 yılında Fırka-i Islahiye adıyla Reform Ordusu bölgeye geldi. Gavur ve Kozandağlarında yapılan askeri harekatlar sonucu halk üzerinde nüfuzu bulunan derebeyler sürgüne gönderildi. Torosdağlarına sığınan köylüler ve Yörük-Türkmen göçebeler toprağa yerleştirildi.  Toplumsal hayat yeniden canlandırıldı. Yönetim vergi ve asker almaya başladı.
    Ancak 19. yüzyıl sonlarında yabancılar özellikle de Fransa’nın “Kilikyayı kontrol” politikası bölgedeki Ermeni isyanlarının gelişmesini sağladı. Misyoner okullarının açılması, yabancılara toprak satılması, silahlı örgütlerin eylemlerde bulunması sonucu özellikle 1895 Zeytun isyanları ile Çukurova’da Kilikya Ermeni Devleti’nin kurulması için jeo-stratejik çalışmalar hız kazandı. 1909 yılında ve “İğtişaş” adı verilen  iç savaş sonrası Adana şehir merkezi ve civar yerleşim birimlerinde tarihin en büyük yıkımı gerçekleşti.  Çok geçmedi Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Harbine girmesi ile birlikte  Yabancıların Çukurova’daki emperyalist çıkarlarının canlanması ile  bölgenin  yasancı işgaline uğramasına kadar varacak gelişmelere yol açtı.
    Gazi Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin teslim olduğu Mondros Mütarekesinin imzalandığı saatlerde (30 Ekim 1918) Halep’in Katma tren istasyonundan Adana’ya gelmekte idi.  Mustafa Kemal Adana’da Kasım 1918 başlarında 10 gün kadar kaldı. Bu süre zarfında Adana vilayetinin düşman işgaline uğramaması için çalışmalarda bulundu. Yörenin önde gelen eşraf temsilcileri ile görüştü. Halka silah dağıtılması dahil gelecekte Kuvayı Milliye saflarında mücadele yapılması yönünde görüş birliğine varıldı.
    Fransa ve İngiltere’nin Kilikya’yı (Çukurova) işgali 1918 Aralık ayı sonlarında gerçekleşti. Öncelikle Suriye ve Kıbrıs üzerinden 150.000 civarında Ermeni Adana’ya geldi. Çadır kamplarına yerleşti. Kademeli olarak civar ilçelere ve köylere dağıldılar.  İşgal yönetiminin Adana’da yaptığı ilk iş kamu binaları ve okullardan Türk bayrağının indirilmesi, mahkemelerde Ermenilerin haklarının korunması yönünde oldu.
    Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresinden sonra düşman işgalinin Kilikya’da (Adana) sona ermesi için  yaptığı çalışmalar çerçevesinde bölge “Şarki” ve “Garbi Kilikya” olarak iki kısma ayrıldı. Şarki Kilikya için Binbaşı Doğan Bey ile Tufan Bey, merkezi Karaisalı’da olmak üzere Garbi Kilikya için de Kuvayı Milliye liderliğine Sinan Tekelioğlu getirildi.
    1919 yılı ile düşmanın askeri yenilgiyi kabul ettiği 1921 yılı Aralık ayı sonlarına kadar geçen süre içinde Adana halkının Kuvayı Milliye saflarında verdiği mücadele Türk milletinin tarihinde altın harflerle yazılacak önemdi kahramanlık destanları ile doludur.  Düşman işgalinin yaşandığı günlerde Kozan ilçesinde Türkler fırınlarda yakılarak hayaklarına son verildi. Haçin/Saimbeyli ilçesinde tutsak alınan 500 Türk insanı için yapılan işkenceler vahyet kelimesinin de ötesinde acılarla doludur. 11 Haziran 1920 tarihinde Adana halkının şehri terk ettiği Kaçkaç günlerinde sayıları 100’ü aşkın Türr insanı Yeşiloba’daki çiftlik binasında topluca öldürüldü. 15 Haziran 1920 tarihinde Camili köyünde Türkler soykırıma uğramış, Rifat Kodal ailesinin çiftliğindeki tulumbanın duvarında bulunan Türk bayrağı şekilli taş parçalanmıştır.
    Adana’nın her yerinde Türk insanı vatanı, bayrağı ve ezan sesinin devam etmesi için kuvayı milliye saflarında büyük fedakarlıklar vererek mücadele etti. Karboğazında sayıları 40 kişiyi bulan Kuvayı milliyeci köylüler Fransız taburunu pusuya düşürerek savaşarak teslim aldı.  Kavaklıhan, Salbaş, Kurttepe, Fadıl, Misis, Mercin gibi Çukurova’nın her yerinde düşman güçlere karşı silahlı mücadeleler gerçekleşti.
    Kuvayı Milliye adı verilen halkın bağrından kopan milli güçlerin işgalci Fransızları yenilgiye uğratması Türk ve dünya tarihinin eşsiz vatan savunmasına en iyi örnektir.
Fransa ile yapılan Ankara anlaşmasından sonra 5 Ocak 1922 tarihinde Adana şehir merkezinde sabahın erken saatlerinde Valilik binasında bulunan Türk bayrağı halkın ellerinde dolaştırılarak vatanın bağımsızlığı düşüncesinin kalıcı olması ve yüceltilmesi sağlanmıştır.
    Adana’nın düşman işgaline uğraması, verilen mücadele, bağımsızlığın kazanılması Türk milletinin bölgeyi vatan yapma mücadelesinin sonucudur. Unutulmaması gerekir.
      Bu düşünceyi doğrulayan en güzel sözleri de Gazi Mustafa Kemal 15 Mart 1923 tarihinde söylemiştir: “Bende bu vekayiin ilk hissi teşebbüsü bu güzel memlekette Adana’da vücut bulmuştur”.                               
                                                                        

27 Eylül 2010 Pazartesi

AYTEKİN GEZİCİ’NİN TEPKİSİ

Adanalı gazeteci ve yazar sayın Aytekin Gezici, Fransız Albay Bremond’un Adana şehir merkezinde Abdülfettah adındaki tuvayı milliyeciyi öldürmesi olayını yorumladı ve tepkisini gösterdi. Aşağıda sayın Gezici’nin yazısı:

Adanalı Abdülfettah’ı Taşköprü üzerinde namaz kılarken kim? niye ve nasıl öldürdü?

Yüzüne tükürün diye yayınlıyoruz bu resmi!


Gerçekler hele de tarihi gerçekler bir gün mutlaka gün yüzüne çıkar. Tıpkı, Adana’nın işgal günlerinde, Türk Çetecileri Yılan Kalesi civarında Fransız güçlerinin elinden kurtardığı gerekçesiyle Taşköprü üzerinde kurşuna dizilerek idam edilen Adanalı Kahraman Abdülfettah’ın hazin sonunun aradan geçen uzun yılların ardından ortaya çıkması gibi.
Bu vesileyle böylesine acı bir olayın unutulmamasını sağlayarak tarihe geçmesine vesile olan sırasıyla, Besim Alaybeyoğlu’nun ailesine, Öğretmen Volkan Uysal’a ve Osmanlıca belgeyi dilimize çeviren Tarihçi Cezmi Yurtsever’e teşekkür ediyorum.


Tarih 1920’dir. Çukurova topraklarının dört bir yanında işgalci Fransız askerleri ve onlardan sayıca daha da çok olan Fransız askeri üniforması giymiş Ermeniler fink atmaktadır. Adana ile Ceyhan arasında bulunan Yılan Kalesi civarında Çukurova topraklarının bağımsızlığı için mücadele eden Türk Çetecileri artık nasıl olduysa Fransız güçleri tarafından bir yerde kıstırılır.

Türk Çetesi kaç kişiydi?, onları muhasara altına alan Fransız askerlerinin durumu neydi? bunlarla ilgili detaylı bilgi yok elimizde. Fakat hani derler ya eskiler; ‘Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez’ diye. İşte Fransızların kıstırdığı ve belki de az sonra tüfekleriyle üzerlerine kurşun yağdıracağı Türklerin imdadına Adanalı Abdülfettah yetişir. Abdülfettah, Sırkıntı yöresinde mülazım askeri olarak görev yapmaktadır.

Bu konuyla ilgili günümüze kadar ulaşan nadir yazılı belgelerde Türk Çetecilerinin, Fransız askerlerinin elinden Abdülfettah sayesinde nasıl kurtulabildiğinin detayları yok maalesef. Ama şunu biliyoruz ki Abdülfettah, Türk Çetelerini kurtarmış Fransızların elinden. Ama gel gör ki kendisi düşmüş ellerine bu kez işgal güçlerinin.

İşte o andan itibaren gelişen olayları anlatıyor aradan geçen uzun yılların ardından nihayet bugünlerde gün yüzüne çıkan tarihi belge. İsterseniz bundan sonra ne olduğunu, o belgede yazılanların günümüz diline çevrilmiş versiyonunu bir miktar hikâye ederek takip edelim. Takip edelim ki aradan geçen yıllara rağmen sanki o anı yaşıyormuş gibi anlatanların, dinleyenlerin ve aktaranların yüreklerini burkan bir dram yaşayan Adanalı Abdülfettah’a ne olduğunu birlikte öğrenelim.

SUÇU: TÜRK ÇETELERİNİ, FRANSIZ ASKERİNİN ELİNDEN KURTARMAK
“93 Osmanlı – Rus Muharebesine giden ve orada şehit düşen Adanalı gönüllü Tabur Kumandanı Binbaşı Besim Beyin oğluydu Abdülfettah. Adanalı Abdülfettah, 1335 (1920) senesinde Yılan Kalesi’nde bir Türk çetesini Fransız muhasarasından kurtardığı suçlamasıyla Fransızlar tarafından idama mahkûm edildi.

Abdülfettah infazın yapılacağı Taşköprü’ye kadar elleri kelepçeli olarak bir araba içinde taşındı. İdamın infaz edileceği yere götürülürken geldiği Kale Kapısı’nda araba ve etrafındaki askerler bir an durdu. Olan biteni gözyaşlarıyla izleyen çevre halkını fark eden Abdülfettah, o an birkaç saniyeliğine kendisini götürenlere direnmek istedi. Elleri muhtemelen arkadan bağlıydı ve arabada ayağa kalkmaya çalışırken yere kapaklandı yeniden.

İşte o anda kendisini idam edileceği yere götüren arabanın içerisinden yükselen çığlığı duyuldu;
Ey vatandaşlarım; ben Türklük yoluna kurşuna direnmeğe gidiyorum. İntikamımı alın!’

Başkaca bir ses duyulmadı Adanalı genç Abdülfettah’tan. İdam mahkûmunu taşıyan araba Kale Kapısı’ndan Hacı Ali Tekkesi Meydanı’na sürüldü. Abdülfettah elleri bağlı şekilde arabadan indirildiğinde etrafındaki askerlerin tedirginliğinin sebebi olan komutanı fark etti. Abdülfettah infaza bizzat nezaret etmek için orada bulunan Fransız İşgal Valisi Albay Bremond’dan öldürülmeden önce son bir kez dört rekât namaz kılmak istediğini söyledi.

Az sonra anlayacağız ki Abdülfettah’a namaz izni verilmiş. Ama nasıl…

NE KADAR İNSAFSIZ OLABİLECEKLERİNİ GÖRECEKSİNİZ
İşgal Valisi Bremond’un ‘lütfettiği’ namaz izninden hemen sonra idam mahkûmunun abdest almasına izin verilip verilmediğini kaydetmiyor tarihi kaynaklar. Ama insan, ‘o kadar da insafsız olamazlar’ diye düşünüyor değil mi? Acele etmeyin ne kadar insafsız olduklarını göreceksiniz az sonra.

Adanalı Abdülfettah, işgal güçlerinin ellerinden kurtardığı hemşerilerinin cezasını kurşuna dizilerek ödeyecekti. Ama son nefesini vermeden önce aldığı iznin ardından yönünü kıbleye dönüp tekbir getirdi ve namaza başladı. İlk iki rekâtı bitirip, üçüncü rekât için ayağa kalkacağı sırada hemen birkaç adım gerisinde bekleyen infaz mangasının kendisine doğrulttuğu tüfekler ateşlendi.

Hayır, yanlış okumadınız. İdama mahkûm bir kişinin son arzusu olan dört rekât namaz talebi, namazın tam ortasında ateşlenen tüfeklerle kesildi.

Kesilmekle de kalmayacağını göreceksiniz az daha sabır…

Üzerine sıkılan kurşunlar bedenine saplanan Adanalı Abdülfettah’ın buna rağmen yaşama belirtisi göstermesi Fransız İşgal Valisi Bremond’u hayli kızdırdı. Can havliyle yerde kıvranan ve vücudundan fışkıran kanlarla tüm bedeni kırmızıya boyanan Abdülfettah’ın o an gözlerini, katillerine ve o katillere ‘ateş’ emri veren Bremond’a çevirip çevirmediğini bilmiyoruz. Yazmıyor bunu kaynaklar.

Ama o kaynaklar bakın ne yazıyor. Dikkatli okuyun. Okuyun da anlayın bu memleketin insanının, o sözde medeni batının işgalci üniformalı temsilcileri tarafından nasıl bir gözle görüldüğünü.

ÖLMEDİĞİNİ FARK ETTİ, TABANCASINI ÇEKİP İKİ EL ATEŞLEDİ…
Üzerine tüfeklerle kurşun yağdırılan Abdülfettah’ın halen nefes almaya çalıştığını fark eden Bremond kızgınlığını belirten bir homurtuyla inledi; “Köpek daha ölmemiş…”

Ve belinden çıkardığı tabancasını yerde belki de gözlerini kendisine doğrultan Adanalı kahraman Abdülfettah’a çevirdi. İki el ateşlediği tabancasının hedefi Abdülfettah’ın kafasıydı….

Olayı anlatan raporu, “Bu suretle o gün Adanamız ilk mübarek şehidini vermiştir” notunu düşmüş Kuvayı Miliye Cephe Kumandanlarından Akıncı Müfreze Kumandanı Nasrullah San ve Akıncı Müfreze Kumandanı Yaveri İbrahim Beşkardeş.

‘Gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi kötü bir özelliği vardır’ sözünü nereden duyduğumu hatırlamıyorum şimdi. Ama 1920’de yaşanan ancak günümüze kadar yaşandığından haberdar olamadığımız bu hadise bu sözün aslında ne kadar doğru olduğunu gösteriyor bize.

BU TARİHİ OLAY NASIL GÜNDEME GELDİ?
Adanalı Abdülfettah’ın bu hazin sonunu anlatan Osmanlıca olarak elle yazılmış rapor Milli Mücadele’de üstün hizmetleri bulunan Besim Alaybeyoğlu’nun ailesi tarafından yıllarca muhafaza edildi. Pozantı’da öğretmenlik yapan Volkan Uysal, Alaybeyoğlu ailesinden raporun bir kopyasını alıp Tarihçi Cezmi Yurtsever’le paylaştıktan sonra yaşandığından haberimiz olmayan bu acı hadise şehrin kanla yazılmış acı geçmişine yeni bir sayfa olarak eklendi.

Ne demiştim biraz önce; ‘Gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi kötü bir özelliği vardır.’ Vardı ve gördünüz çıktı ortaya. İşte şimdi Fransız İşgal Valisi Albay Bremond’un fotoğrafına bir kez daha çevirin gözlerinizi. Tıpkı son nefesini vermek üzereyken aynı hareketi yaptığını varsaydığımız Adanalı Abdülfettah gibi. Ve çekinmeyin tükürün suratına. Çünkü sırf bu nedenle yayınlandı fotoğraf.

Bu arada meraklısına Abdülfettah’ın yakınlarına ilişkin birkaç özel not daha;

Abdülfettah’ın yeğeni Besim Bey bu olaydan kısa bir süre sonra işgalci Fransa’nın bayrağını yırtarak bağlı bulunduğu askeri birlikten firar etti.
Firari Besim Bey’in kaçarak geçtiği Niğde’de düşmanla mücadeleye devam ettiğinin kayıtları var. Yeğen Besim Bey’in izine daha sonra Çukurova’nın kurtuluşu için görevlendirilen Sinan Tekelioğlu’nun yanında rastlıyoruz. Besim Bey Karaisalı, Pozantı ve Adana’nın düşman işgalinden kurtarılmasında büyük yararlıklar göstermiş. Fransız’ın kalleşçe öldürdüğü Abdülfettah’ın vasiyetini onun istediği şekilde yerine getirmiş sayılır mı acaba?

AĞCA MESCİT'E KUŞ SORUNU

Adana Müze Müdürü Hadi Altay, Ağca Mescit kapısındaki kuşlara bakarak tarihi yapının tarihlendirmesini yaptı. Müdür,  aynı yerdeki “kertenkele” şeklini görmedi.
   -Adana Valiliği, Çukurova Üniversitesi, Kültür Bakanlığı Adananın Kültür tarihi hakkındaki bütün yayınlarında aynı “bilimsel hatayı” tekrarladı.
   -Adana Valisi’nin Ağca mescit’teki kuşlar sorununu yerinde görmesi ve hatanın düzeltilmesi için acil müdahale etmesi gerekiyor.

“ Adana şehrinin merkezindeki tarihi Ağca mescit’in yapılış tarihini merak ettim ve araştırmaya başladım.  Ağca Mescit’in giriş kapısının etrafındaki süsleme şekiller içinde yer alan iki kuş görüntüsüne bakarak Ağça Mescit’in  yapılış tarihini hicri 812 ve karşılığı miladi 1409 yılı olarak tespit  eden hayali görüşler Adana Müze Müdürü M. Hadi Altay tarafından 1964 yılında  kitap yayınına girdi. Dönemin Müze Müdürü Ağca Mescit’in giriş kapısındaki süslemelere biraz dikkatlice baksaydı az yukarda “kertenkele” şeklini de görecekti.
Halbuki Cami’nin giriş kapısı üzerindeki kitabede sadece  “1867 yılında Hacı Hasan Ağa tarafından tamir ettirildiği” açıklamaları yer alıyor.
    Adana Müze Müdürü’nün Ağca mescit ile ilgili hatalı yapılış tarih tespit etmesi, Adana’nın Kültür tarihi ile ilgili bütün yayınlara aynen geçti. Adana Valiliğinin tanıtım kitaplarında, Kültür ve Turizm Müdürlüğü broşürlerinde, Koruma kurulu’nun bütün envanter yayınlarında, Çukurova Üniversitesi’nde görevli öğretim üyelerinin onayladığı bütün yayınlarda aynı hata tekrar edildi. Oysa tarih araştırmalarında metin sorgulaması, araştırma belgelendirme ve doğru bilgilerin kamuoyuna sunulması gerekirdi. Selçukluda ve Osmanlı mabet olarak kullanılan tarihi yapıların girişine yapılış tarihini de gösteren kitabe yerleştirilirdi. Ağca Mescit’in asıl yapılış kitabesinin 1867 onarımı esnasında kayboldu. Ve bu tarihten sonra adı geçen Agca mescit’in yapılış tarihini ortaya koyacak bilgiler kayboldu.

     ADANA VALİSİ’NİN KUŞLARA ACİL MÜDAHALESİ

     Ağca Mescit ile ilgili hatalı bilgiler bununla da kalmamış, giriş kapısı yakınına yerleştirilen cam tanıtım levhasında yapılış tarihi 1489 yılı yazılmış. Bu metni yazanlar hiç denetlenmiyor mu? Adana’nın tarih ve kültürü böyle mi tanıtılacak. Sayın Adana valisi’nin  Ağca Mescit ile ilgili “bilimsel rezalete” en kısa zamanda müdahale etmesi gerekmektedir.

    ADANADAKİ OSMANLI ARŞİV BELGELERİ  YAKILDI

    Osmanlı yönetiminde 400 yılı aşkın süre eyalet statüsünde bulunan Adana’nın bu döneme ait tarih ve kültür arşivi sayılan yüz binlerce dosya ve defter  1930’lu yıllarda gayrı resmi yollardan yakıldı. Sadece Valilik yıllık kayıtları sayılan 140 civarında Şeriyye Sicil defteri kaldı, onlarda Ankara’ya gönderildi. Elde kalan Arşiv belgeleri bile çözümlenmediği için Ağca Mescit örneğinde olduğu gibi Adana’nın kültür tarihi “kuşlara bakılarak” yazıldı.  
                                                                                                    Cezmi Yurtsever, Tarihci

...KANUNİ'NİN ADANA KANUNLARI...

- Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı'ya bağlanan Adana'nın nüfus ve Tapu Kağıt defterlerini hazırlattı. Defterin baş kısmına "kanunname" adıyla yerel kanunları ekletti.
   - Taşköprü'den geçen insan ve hayvanlardan vergi alınıyordu.




KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN,ADANA İÇİN YEREL ANAYASALAR HAZIRLATTI

     Osmanlı'nın cihan sultanı Kanuni zamanında Adana için yerel özellikler taşıyan Anayasalar hazırlandığı Osmanlı Arşivlerinde yapılan araştırmalar sonrasında ortaya çıkıyor. "Kanunname" adı verilen Anayasalar, yönetim ile halk arasındaki vergi, suç ve cezaları belirliyor.  Devletin dine dayalı merkezi hukuk anlayışı ile yerel gelenekler birleştiriliyor. Adana'ya özgü yasalar ortaya çıkıyor. Bahsi geçen yasalar Tapu- Tahrir defterlerinin baş kısmına yerleştiriliyor. Şu anda Osmanlı Arşivi'ndeki tapu- tahrir defterlerinden 1523, 1536, 1547 yıllarına ait Adana yerel anayasalarının metinlerine ulaşabiliyoruz. 1525 tarihli Tapu defterlerindeki Çukurabad kanunnamesi de Adana için düzenlenmiş kanunları içine alıyor.
     Kanuni çağında Adana şehir merkezinde 28 mahalle bulunuyor. 900 küsür hanenin bulunduğu Adana'nın şehir içi nüfusu da 5.000 civarındadır. Kanuni'nin Bağdat seferinden sonra 1536 yılı güz mevsiminde Adana'ya geldiği, Ramazanoğullarından Adana bey ve paşası Piri Mehmet Paşa'nın saray adı verilen konağında kaldığı da biliniyor.
Adana şehri bağlar, bahçeler, bostanlıklar içinde Tepebağ ve güney eteklerine yerleşmiş, düzgün yeraltı kanalizasyonları, Taşköprü'nün her iki yanındaki hanları, hamamları, nehir üzerindeki değirmenleri ile yaşanabilir, güzel bir şehir görünümündedir. Adana eyaletinin toplam nüfusu 80.000'e ulaşmaktadır. Halkın büyük çoğunluğu da göçebe durumdadır.

TAŞKÖPRÜ'DEN GEÇİŞLER PARALI

     Adana vilayetinin en önemli gelir kaynaklarının başında Taşköprü'den geçen hayvan ve insanlardan alınan paralardır. 1547 tarihli yerel Anayasada bu hususta yapılan açıklamalar şöyle: "Adana Taşköprü'den  şehre satılmaya gelen eşyalardan, geçip giden deve, at, katır, yükünden ikişer akçe, merkep yükünden bir akçe, sürüyle nahar halinde geçen develerden dörder akçe, sürüyle geçen her yüz koyundan on akçe, satılmak üzere getirilen "kul" (esir) ve cariyeden kişi başına dörder akçe, yaylaya ve yayla başından ovaya kışlamak üzere inenlerden herhane başına ikişer akçe alına."
1536 YILI ANAYASASINDAKİ KANUNLAR
Kanuni'nin Adana'ya geldiği yıl düzenlenen 1536 tarihli Adana kanunnamesi metninden ilgi çekici kanunların yer aldığı da ortaya çıkıyor. Örnekler vermek gerekirse:
     -Karaisalı'daki Annahşa kalesinde yaşayan Ermeniler, Gülek geçit yolu üzerinde bulunduklarından, yol bekledikleri, kale hizmetinde bulundukları için hiçbir vergi vermeyeler.
- Çeltik ekilecek tarlaya tohumu devlet vere. Devletin tohum bedeli çıktıktan sonra  üründen 1/10 oranında öşür vergisi alına. Geri kalan ürün (kazanç) ameleler arasında bölüştürülür.
- Kavgada baş yarılırsa suçlu olan 22 akçe vere, bıçakla yaralama olursa 40 Osmanlı akçası d iyet alına.
- Her arı kovanından 2 akçe alına.
- Adana köylerinde pamuk satışı olmaya. Pamuk şehir merkezindeki pamuk pazarına getirile. Her yıl pamuk pazarından 70.000 akçe vergi alına.

KADİRLİ'DE KAVGA EDİLİRSE

     Kanuni çağına ait Tarsus, Sis (Kozan), Karsızülkadriyye (Kadirli) Sancakları içinde yerel anayasalar (kanunnameler) hazırlanmıştır. Osmanlı yönetimi yurttaşlarını tanımak için görev verdiği memurlar aracılığı ile yerleşik veya göçebe toplulukların hane bazında isimlerini, evli olan erkekleri, varsa tımarlı sipahileri, vakıf veya mülk arazileri, yöneticilerin elinde bulunan tarlaları, hatta arı kovanlarını, bostanlıklarda yetişen ürünleri değirmenleri bile sayısı alınacak vergi miktarlarına kadar defterlere yazdırılıyor.
1563 yılında tutulan Kars (Kadirli) Sancak defterindeki kanunlardan örnekler vermek gerekirse:
- Eğer bir kişinin atı veya katırı veya öküzü ekine girse, davar başına (sahibine) beş çomak (sopa) vurulur, (Diyet olarak) 5 akça alınır.
- Oğul babasından, baba oğlundan, kardeş kardeşten, erkek evradından, avrat erkeğinden mal çalsa, kadı azarlaya, ağaç (sopa) başına bir akçe alına.
- Eğer bir kişi at çalarsa eli kesile.
- Eğer  bir kişi kavgada birbirine yapışsa, yakasın yırtsa, kadı azarlaya, ceza verilmeye. Eğer birbirinin saçını veya sakalını yolsa, suç işleyen zengin ise 20 akçe alına, fakir ise 12 akçe alına.
- Eğer bir kişi, kaz, ördek, tavuk çalsa kadı azarlaya. İki ağaç vurma cezası karşılığı 1 akçe diyet alına.
- Eğer bir Müslüman zina suçu işlerse evli ve zengin ise 1000 akçaya gücü yetiyorsa 300 akçası alına. Orta halli ise 600 akçaya gücü yetiyorsa 200 akça alına. 400 akçaya gücü yetiyorsa 100 akça ceza alına.
     Çukurova yöresindeki Adana ve Kadirli yerel anayasalarında yer alan kanunları görünce, Osmanlı'nın "kara düzen" bir devlet olmadığı kendi çağına göre "hukuk devleti" olmanın özelliklerini yansıttığı anlaşılır.

25 Eylül 2010 Cumartesi

MISIRLI İBRAHİM PAŞA ADANA KALESİNİ NİÇİN YIKTI!

       -Mısırlı İbrahim Paşa, 1832-1840 yılları arasında Adana şehrini işgal etti.
       -Adana’da tarımın gelişmesi için çalışmalar yaptı, işçi ücretlerini tespit etti.
       -Adana’dan ayrılırken barut ambarları patlatıldı, Adana kalesi tahrip edildi,         Taşköprü’nün ayağında çökmeler oldu.
         Seyhan nehri kıyısındaydı. Akasya ağaçları altına kurulmuş çadırlar, su içen veya otlayan atlar... birbirleriyle sohbet eden, konuşan, kumandandan emir alan askerler... geride köprüde yürüyenler aynı tablo içinde yer aldılar. Askerlerin elinde uzun mızraklar, bellerinde kılıçlar, tabancalar, giydikleri beyaz şalvarlar, çizgili cepken, püsküllü fese benzer şapkaları ile özel görev içinde olduklarını gösteriyordu.
         Elini beline atarak konuşan kumandanın karşısında el işareti yaparak konuşan askerin birbirlerine neler söylediklerini bilemiyoruz. Ancak bilinen bir konu var ki, Osmanlının bir zamanlar Mısır’a “ser çeşme” askeri olarak gönderdiği Kavalalı Mehmet Ali kısa zamanda eyalet paşası olmuş, “Nil’den Toroslara kadar uzananArap devletinin” hayallerini gerçekleştirmeye çalıştı. Öncelikle Osmanlı’nın Mısır’daki gücünü kırdı. Arnavut, Türk ve Araplar’dan  kurduğu ordusu için modern silahlar getirdi. Fransız askeri uzmanlareğitime yardımcı oldular. Tarım, ekonomi ve ticarette önemli reformları gerçekleştirdi.
         Mehmet Ali, 1832 yılı içinde oğlu İbrahim Paşa’nın emrindeki güçlü ordusunu Anadolu seferine, padişah II. Mahmut’un üzerine gönderdi.Akka, Kudüs, Şam şehirleri direniş göstermeden düştü. Halep’teki Osmanlı askerleri iki parça olmuşlardı. İbrahim, fazla bir direnişle karşılaşmadan halep’de girdi. Ve şimdi Anadolu çok yakınındaydı. Güçlü bir kılıç darbesiyle düğümleri çözecek, geçitleri, ovaları, vadileri aşarak Çukurova’ya uzanacaktı.
         Osmanlı, içinde bulunduğu güç şartlara rağmen Ağa Hüseyin Paşa’yı Adana’ya gönderdi. Paşaya silah ve cephane, erzak sevkiyatı yapıldı. Belen Geçitleri tutuldu.
         29 Temmuz 1832...
         Mısırlı’nın askerleri bugün Belen geçitlerine hakim tepelerden top ateşine başladılar. Osmanlı kumandanları düşmana değil, hep geriye İskenderun Körfezine baktılar. Canlarını ve geride bıraktıkları malları çok seviyorlardı. Çok değil 2 saat içinde koskoca Osmanlı ordusu çil yavrusu gibi dağıldı. “Kaçın, başınızın çaresine bakın” diyen kumandanlar,en önde kaçmaya, Payas’ta hazır bekleyen gemilere ulaşmayı düşündüler.
         Baş Kumandan Ağa Hüseyin Paşa, Osmanlı Ordusunun bir kar yığını gibi erimesini padişaha şöyle yazmıştı:
         “ Düşman beni kılıç ile alsa ve kılıcı ile dönderse canım yanmaz. Galiblik, mağlubluk öteden beri olagelmiş, cümlenin malumudur. Lakin muharebe olduktan sonra düşmanlarım dönüp yedi saat mesafede ordusuna kavuştu. Ben dahi dönüp baktım bir kimseyi bulamadım”.
         ... Panik ve Bozgun...
         Osmanlının yürekler acısı gerçeği, Belen bozgununu haber alan padişah “Her ne kadar (para) gider ise gitsin. Mısırlının tecavüzü önlensin şeklinde cevap yazılması artık pek saçma ve bayağı bu tarafın çaresizliğini gösteriyor” diyebildi. 
         Ağustos ayının başında bir Cuma günü İbrahim Paşa, sabah namazı vakti Adana’ya giriş yaptı. Taşköprü’den geçen askerler İbrahim Paşa için ‘Fatih’ diye haykırıyorlardı. Ramazan oğulları beyleri, diğer aşiret beyleri, ayan ve eşraf, İbrahim!  “hükümdarımız” diye selamladılar. İbrahim “Ümmeti derin uykusundan uyandırmaya geldim.” Derken bile Osmanlı Padişahının bir “hiç” olduğunu hatırlatıyordu.Mısırlının askerleri doğruca Gülek boğazını tuttular. Pozantı’daki tarihi ak köprünün başında Mısırlı askerleri dolaşmaya başladı. Mehmet Ali’nin rüyası artık gerçek olmuştu. Arabistan’dan  Toros’lara kadar uzanan geniş bir bölge kendi idaresine geçmişti. İbrahim ertesi 1833 yılında daha da ileri gitti. Konya, Bursa’yı aldı. Üsküdar yakınlarına kadar geldi. Padişahın devren sürdüğü Topkapı sarayını uzaktan gördü. Ancak olduğu yerde durdu. İşler birden bire değişti. Padişahın isteği üzerine Rus askerleri İstanbul Boğazına girdiler. II. Mahmut “denize düşen yılana sarılır” düşüncesiyle Rusları yardıma çağırmıştı.
         İbrahim, işlerin değişmeye başladığını fark etti. Kütahya da görüşmeler yapıldı. Ve Adana’nın geliri, yönetimi İbrahim Paşaya bırakıldı. Osmanlı Ordusunun bozgun halinde geri çekilmesi ile ilgili ibret verici belgeler İstanbul’a ulaştı. Ordunun en üst kademesinde görev yapan Kürt Mehmet Paşa “İbrahim Paşa benimle beraber olan diğer paşalara ve askerlere bu kadar aylık veriyor. Aynı parayı Ağa Hüseyin Paşa verirse Osmanlının hizmetinde oluruz”. demişti.
         Din için, devlet için, vatan için savaşıp ölmeye hazır askerler ve kumandanlar gitmiş; onun yerine sadece ve sadece cebine girecek parayı düşünenler arasında bir çıkar kavgası kalmıştı.
         İbrahim, Adana da kaldığı sürede şehrin yönetimini eline aldı. Emrindeki kumandanları yönetici olarak atadı. Tarsus, Adana ve Misis’e askeri birlikler yerleştirdi. Yüreğir ve Tarsus  ovasındaki geniş arazileri tarıma kazandırmak için çalışmalara başladı. Seyhan ve Berdan nehirleri kıyısına setler yaptırıldı. Bataklıklar kurutulmaya çalışıldı. Çeltik ve pamuk ekimi yapacak çiftlikler kuruldu. Mısır ve Suriye’den tarım işçileri getirildi. Tarlalarda çalışan ameleler için haftada 5.5 günlük mesai ve ücretler tespit edildi.
         İlk zamanlarda Çukurova’nın önde gelen derebeyleri Menemenciler, Kozan oğulları ve Küçük Alioğlu, İbrahime bağlılık gösterdi. Fakat ilerleyen yıllarda, aşiretlerin yaylaya çıkışlarına kontrol ve yasaklamalar getirilince işler değişti.  İbrahim’e karşı olanlar el altından Osmanlı ile temasa geçtiler.
         1830’lu yılların başında Adana’ya gelen İngiliz seyyah John CARNE, Seyhan nehri kıyısında kamp kuran ve Taş köprüde yürüyen askerlerin görüntüsünü çizerken, not defterine de.  “... Adana’nın etrafında milyonları besleyecek verimlilikte ovalık alan var. Leyleklerin hoşuna gitmesinden dolayı, yüzeyi temizlemek için ekin saplarını yakıyorlardı. Adana küçük Asya’nın bu bölümünde barındırdığı askerlerin sayısı ile orantılı olarak önemli bir konuma sahip. Yakında akınına uğrayacağı umulan göçmenler burada tabiat tarafından kutsanmış bir iklim ve nerede ise tamamen bakir verimli topraklar bulacaklar” sözlerini yazdı.
         Mısırlı İbrahim Paşa’nın Çukurova’yı işgal ve ürünlerine sahip olma (MUHASSIL) çalışmalarına, Osmanlı dahil, büyük devletler seyirci kalmadılar. Bir İngiliz donanması Suriye Sahillerine çıktı. İbrahim’in ordusunun Mısır ile bağlantı yolları kesildi. Gelişmiş silahlar kullanıldı.
         Ve İbrahim’in askerleri 1840 yılında Adana Taşköprü’den ayrılırken şehir kalesindeki cephaneliklerden çıkan alevler, bomba sesleri kulakları sağır ediyordu. Kısacası İbrahim’in Çukurova’yı yemesine razı olmamıştı, Batı’nın aç kurtları... Ve şimdi bir zamanlar İbrahim’in askerlerinin kamp yaptığı yerde Sabancı ailesinin gökyüzüne ışıklar saçan tesisleri yükseliyor.