14 Ekim 2010 Perşembe

SAYIN AHMET NARİNOĞLU’NUN ADANA HAYALLERİ …

-Ahmet Narinoğlu, Andırın’ın bir dağ köyünde doğmuş, Karaisalı Kaymakamlığı ve Adana Vali yardımcılığı da dahil ülkenin pek çok yerinde yöneticilik görevinde bulunmuştur.
-Adana hakkındaki araştırma-plan ve projelerini hayata geçirmek için Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığını da açıkladı.
-Sayın Narinoğlu Adana’nın Tarihi kent kimliğine kavuşması için yoğun çalışmalar yapıyor.
O’nunla ilk tanıştığımızda sevecen bir bakışla elini uzatmış ve “merhabalar sayın hocam. Sizinle Ankara’da 1970’li yıllarda Üniversite öğrencilik yıllarımızda tanışmıştık. Aradan yıllar geçti. Şimdi Adana için ve tarih bilimi için neler yapıyorsunuz?” demişti. Kadirlili olduğumu ve eşimin de Andırın Anacık köyünden olması dolayısı ile kendisi ile yakından gönül bağımız doğdu. Çünkü o’da Andırın’ın Geben beldesine yakın Sis/Bunduk yöresindeki bir dağ köyünden idi.  Ve ilk tanışmamız ve konuşmamız 2000’li yılların başlarında gerçekleşmişti. Kendisi Adana Vali Yardımcılığı görevinde bulunuyordu. Sonra onunla evinde buluştuk. Kayın validesi benim de aynı zamanda okuduğum Cumhuriyet İlkokulu öğretmenleri arasında bulunan Dana Carıllı idi. Mesleğinde titiz, çalışkan ve bir o kadar da eğitimde öncü ve  başarılı bir insandı. 
     Hakkında bilgiler verdiğim ve yakından tanıma imkanına kavuştuğum kişi sayın Ahmet NARİNOĞLU idi. Kısa süre önce İstanbul Kağıthane Kaymakamlığı görevinden istifa ederek Adana’ya gelmiş ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı için adaylığını açıklamıştı.  Adana’yı bir dünya kenti yapmak için elinde çok sayıda uygulanabilir plan ve projeleri vardı.
ADANA KİMLİĞİNİ CANLANDIRMA ÇALIŞMALARI…
Sayın Narinoğlu’nun Adana hakkında öncelikle gündeme getirdiği konular arasında kentin 5 bin yıllık tarihinin merkezi olan Tepebağ’daki tarihi mirasa sahip çıkma düşüncesi vardı. 20.yüzyılda çarpık kentleşme ile adeta yok edilen tarihi Adana kentinin ayakta kalan son eserlerine sahip çıkma ve tanıtma yönünde ciddi çalışmaların yapılması gerektiği görüşlerini açıkladı.  Adana Havaalanı’nın Şakirpaşa mahallesi ile bağlantılı Ana yol kıyısında bulunan Atatürk’ün 1918 yılı kasım ayı içinde birkaç gün kaldığı tarihi konağın korunması olayına el attı.
     Sayın Narinoğlu, 1980’li yılların başlarında Kaymakamlık yaptığı Karaisalı ilçesi için “Kuvayı milliye gününün” tespit edilmesi ve kutlanması çalışması ile yörede tarih bilincinin canlandırılması ve genç kuşaklara benimsetilmesine öncülük etmişti.  Zaman içinde Andırın ilçesinin sosyo-kültürel ve ekonomik kalkınması için hemşehrilerini bir araya getirerek sivil toplum hareketini başlattı. Toplantılar düzenledi. Ve ben bu toplantıların çoğuna da katıldım.  Görevi gereği İstanbul Kağıthane Kaymakamı olarak çalışırken bile Türkiye genelinde Andırınlıları bir araya getirme çalışmalarını yürüttü.  Sabırla ve inatla yıllardır hizmet verdiği Adana’ya, doğduğu Andırın’a, aile özlemi içinde bulunduğu Kadirli’nin kalkınmasına yönelik araştırmaları, projeleri vardı. Kendisi ile Çaldağı eteğindeki Camili köyünde Ermenilerin 15 Haziran 1920 tarihinde yaptıkları saldırı ve tahribatlarla ilgili Rifat Kodal çiftliğindeki tespit çalışmalarında bulunmuştum. Çalışmalarımız hızla ilerledi. Bir noktaya gelince tıkandı kaldı. Umutlarımız kırılmasın diye projenin neden böyle sonuçlandığı hakkında sessizliğe büründü.
    Ama son görüşmemizde Adana’nın Fransız işgalinin ilk günlerinde Taşköprü başında şehit edilenler içinde olduğunu… Yine akrabalık bağı içinde bulunduğu 1919 yılı içinde Beyrut’tan Adana’ya gelerek önce Valilik’te memur olarak çalışan sonra da telgraf işlerini yürüten Hasan Carıllı’nın fedakarlıklarını anlattı. Atatürk, 1927 yılında Nutuk kitabını yazarken Adana’nın düşman işgali altında fedakar çalışmalar yürüten telgraf memurundan bahsettiğini….Bu konuda şimdi resmi belgeleri bulmak için çalışmalar yapılması gerektiğinden bahsetti. Milli mücadeleden sonra Hasan Carıllı’nın kendisine verilen istiklal madalyası, maaş ve her türlü maddi ödülü kabul etmeyerek “Ben vatan görevinde bulundum. Karşılığında hiçbir şey istemiyorum” dediğinden bahsetti.
    Sayın Ahmet Narinoğlu, şimdi Adana halkının ve kamuoyunun da desteğini alarak yaklaşık 30 yıldır sürdürdüğü yöneticilik, plan-proje hazırlama, kentsel dönüşüm-gelişme çalışmalarını yıllardır içinde yaşadığı Adana’nın 21. Yüzyılda bir dünya kenti olması yönünde destek ve görev bekliyor.  Bu saygıdeğer hemşerimizin Allah yar ve yardımcısı olsun…

KAHRAMANLAR DA AĞLAR

    -Adana şehir merkezi Abidinpaşa caddesi kıyısında tarihi Roma Sarayı harabesi tem kısmında yapılan kazılarda  Orpheus Mozayiği bulundu.
     -Sevdiği insanın arkasından ağlayan Orpheus’un gözyaşı dökerek söylediği ağıta hayvanlar ve kuşlar da katıldı.
     -Orpheus’un mozayiği şimdi Adana Müzesinde görülebilir.

     Yaşadığı şehri anlatıyordu, meraklı izleyenlere… Burası Taşköprü, hemen batı yönünde kalekapısı ve onunla bağlıntılı antik kentin ana caddesi yani “aksı”nı görüyorsunuz.Burası bugün Abidinpaşa caddesinin de olduğu yer.  Antik kentin yönetim merkezi ,saraylar, tapınaklar da burada idi. Sonradan Tepebağ’ı çevrelen alanda sur duvarları yükseldi. Biraz da güvenlik endişesinden dolayı iç kale, sur duvarları birbirini tamamlıyordu. Ramazanoğulları zamanında Adana kenti sur duvarlarının dışına taştı. Güneye doğru büyüdü. Ulucami ve etrafındaki Ramazanoğulları vakfının bulunduğu yerler şehrin merkezi haline geldi.  Ama tarihi Adana kentinin hiç değişmedi tarih boyunca işte şu gördüğünüz  “doğu-batı aksı/ ana caddesi”…
     Gençliğinin baharındaki genç bilim adamı Adana’yı anlatırken izleyenleri tarihin derinliklerine doğru bir yolculuğa götürüyordu. Kendisini izleyenler merakla ne diyeceğine bakıyorlar biraz da derin derin düşünüyorlardı.  Sonraki günlerde sayın araştırmacı kenti Tepebağ etekleri boyunca çevreleyen sur duvarlarının son parçasını buldu.  Yaşanmış bir tarihin Adana kentinin antik döneme ait görünüşünü ortaya çıkarmaktan çok mutlu idi. Konuşmaları heyecanlı,bakışları heyecan ve sevgi dolu idi.  Bilgiyi paylaşıyordu, insanlarla sadece.
    Ama sayın araştırmacının bilgi sunmadığı bir konu vardı: Antik kentin aksı/ana caddesi üzerinde Romalılar zamanından kalma tapınak harabesi zemininde 1960’lı yıllarda yapılan bir kazı çalışmaları esnasında mozayik göüntüsü çıkmış, Müze yetkilileri  tarafından sökülerek yerinden alınmış ve korunmak üzere götürülmüştü. Bahsi geçen mozayik, elinde müzik aleti çalan genç bir insanın etrafında kuşlar ve hayvanlar dolaşıyor olarak görüntüye yansımıştı. .  İnsanı duygulandıran sesler müzikle yansıyordu etrafa, kulakları çınlatıyor, kalpleri titretiyor, sonra da gözyaşı dökülmesine neden oluyordu.
Bahsi geçen mozayik  tarihi belgelerde “müzik çalan orpheus” adıyla tanımlanıyordu. Grekler zamanından kalan bir efsane canlandırılıyordu.  Sevdiği karısı Eurudike’yi kaybeden Orpheus, ölüler ülkesi tanrılarına yalvarmış ve onun geri gelmesini istemişti. Sevgilisi yanına gelirken bu mutluluğu kıskanan Zeus tarafından şimşekler çakmış, kötü insanlar bin bir türlü engeller çıkarmışlar… Eurudike’de yeniden ölüler dünyasına gitmiş… Sevgilisine kavuşamıyan Orfeus, elindeki müzik aleti ile kuşlara, hayvanlara, taşlara,ağaçlara şarkı söylemeye başlamıştı. Yürekleri dağlayan gözyaşlarının hiç eksik olmadığı bir aşk hikayesinin kahramanı olan ORFEUS da sonunda parçalanarak öldürülmüştü.
    Araştırmacı sonraki günlerde mutluluğu aradı hep insanlarda… Ama bulamadı bir türlü. Engeller çıktı aşamadığı. İntihar etmek istedi ama olmadı. Dünyanın türlü halleri içinde yuvarlanıp duruyordu. Hep sonsuz mutluluğu arayan peşinde koşan ama hiçbir zaman bulamayan… Tıpkı Orfeus mozayiğinde anlatılmak istenen gibi!




10 Ekim 2010 Pazar

BİR EŞKİYA BAŞI’NIN ADANA’YA ‘VALİ’ OLMASI!

         -Osmanlı yönetimi Payas yöresine hakim olan  derebey ve eşkiyabaşı Küçükalioğluna söz geçiremeyeyince onu “Vali yapmaya” karar verdi.
          -Küçükalioğlu Valilik maaşını az buldu. Misis köprüsünü orta yerinden kırdırdı. Ve yolcuları paralı olarak gemiyle taşımayabaşladı.

        
         Merak bu ya... 1830'lu yıllarda İngiltere'den Küçük Asya'ya (Anadolu ) gelen BARTLETT, uzunca bir süre Çukurova ve civarında dolaştı. Yanında görüntü çizim ustası (gravürcü) MURDOCK olduğu halde Misis'e geldi. Tarihi köprünün Adana'ya bakan tarafındaki ayağına yakın bir yere oturdular. Murdock, sehpasını kurdu. Kalemlerini, boyalarını çıkardı. Karşısındaki manzarayı çizmeye başladı. Hemen biraz ilerisinde yere oturmuş arkalarını taşlara vermiş birbirlerine hal hatır soran sohbet eden insanları, az ilerde ırmak kıyısındaki muhafız askerleri ve birbiri peşi sıra köprüye doğru ilerleyenleri çizmeye başladı. Köprünün karşı tarafındaki kalekapısı, kervansaray bütün ihtişamı ile görüntüye yansıdı. Ceyhan nehri zahir o gün boz bulanık akıyordu. Misis kalesi ve ırmak kıyısındaki değirmen de görüntüye  girmişti. Murdock'un çizimine dikkatle bakan gözlerin hemen fark edeceği bir husus vardı ki... Köprü tam orta yerde kırılmış veya çök­müş olmalı idi. Ayaklar arasına tamirat çalışmalarını yansıtan bir durum vardı.  Tabii akla gelen ilk soru: Köprüye ne olmuştu? Çürümeden dolayı bir çökme veya yıkıntı mı yoksa bir başka sebep mi vardı?
         Misis köprüsünün orta yerindeki çatlak veya çöküntü 1830'lu yıllarda­ki bir gravüre böyle yansırken herhalde olayları en iyi bilen yine köprü başındaki palmiye ağacının yanındaki elleri silahlı muhafız askeri olabi­lirdi.
         EŞKİYAYA VEYA DEREBEYE GÖREV VERİRSENİZ
         1750-1850 yılları arasında geçen yüzyılda garip haller olmuştu, Misis köprüsü ve civarında. "Cadde" diye tabir olunan uzun bir kervan yolu geçiyordu Misis'ten... Gülekboğazı, oradan Karaisalı vadileri, Adana, Çaldağı eteklerinden Misis'e ulaşan kervanlar, burada biraz konaklar, "köprüden geçiş vergisi" öder, öylece giderdi hac ve tüccar kervanları... Biraz ilerde Kurtkulağında mola verilir, ondan sonra Payas kalesine ulaşılır, burada konaklanır, sonra Belen geçitlerinden gidilerek Antakya'ya oradan da Halep'e ulaşılırdı. Bahsi geçen kervan yolu Osmanlı'nın Ortadoğu'daki can damarı durumunda idi.
         1750'li yıllarda Gavurdağları eteklerinde güçlenen etrafına kendi adamlarını toplayan Küçük Ali, Misis'ten Payas'a giden kervanlara saldırdı. Ele geçirdiği malları ganimet babında dağlara kaçırdı. Gavur dağları, derin va­diler, ormanlar, uçurumlar, kaleler ile dolu idi. Dağlara saklanan bir eşkıyayı bulmak da çok zor idi. Aslında Küçük Ali, masum görünüşlü köksüz bir eşkiya değildi. Dadaloğlu'nun deyişiyle "Bozok Handan sürer gelir ötesi, Özeroğlu Seyfi Handır atası" övgüleri Küçük Ali'ye söylenmişti. Küçük Ali, aslında kendisini soylu bir Türkmen beyi olarak görüyor, "Özer ili" olarak isimlendirilen Payas civarına sahip olmak istiyordu. Küçük Ali, Gavur dağları eteklerinde eşkiyalık hareketlerine başlamış, dağdan aşağıya doğru bir taş yuvarlamıştı.
         Küçük Ali'nin ölümünden sonra oğlu Halil 1780'li yılların başlarında başına topladığı yüzlerce adamı ile birlikte Payas yöresindeki kervan yolunu basmaya başladı. Osmanlı yönetimi Halil'i kendisini bağlamak baskınları önlemek istedi. Halil'e "Payas beyi", "Kapıcı başı", "Mirliva" unvanları veril­di. Beylik çadırı kurmasına, kürk giymesine, kılıç kuşanmasına izin veril­di. Şanlı şöhretli bir "bey" sayılacaktı, ancak esas görevi "padişahın kapısını bekleyen" sadık bir bende veya "kapıcı başı" olarak kalacaktı. Bir yerde yönetim, Halil'i Payas Sancağı'nın en büyük yöneticisi tıpkı bir vali gibi
 ünvanlara layık görüyordu. Sadece uslansın, kervanları basmasın, topladığı vergilerin bir kısmını kendisine alsın ama önemli bir kısmını Padişaha yol­lasın diye.
         Halil, bir türlü uslanmadı. Halep'ten Payas'a gelen hac kervanını bas­tı. Kadı efendiyi esir aldı. 4.000 kuruş karşılığı fidye alarak serbest bı­raktı. Olaylar sonrası Halil yakalanmadı. Tekmil Çukurova'nın en büyük Vali‘sinin istekleri, padişahın da onaylaması üzerine Halil ile mücadele etmektense yöreden toplanan 6.000 kuruş verginin 2.500 kuruşunu Halil"e bıraka­rak affedilmesi uygun bulundu. Af fermanını Adana Valisi Ali Paşa, Halil'e ulaştırdı, 1781 yılında...Halil, daha daha büyük mertebeye yüceltildi. Ken­disine "PAŞA" unvanı bile verildi.
         "Alışmış kudurmuştan beterdir" derler ya... Halil bir türlü uslanmadı. Yine yol kesip haraç almaya başladı. Koskoca Osmanlı Sadrazamı Halil sorununu kökünden halletmek için 3.000 asker, gelişmiş top ve tüfenkler ile Payas'a geldi. Payas'a bakan Gavur dağlarında zorlu savaşlar oldu. Halil yine yakala­namadı. Osmanlı'nın hac ve tüccar kervanları, Payas'tan öteye İskenderun'a yine geçemiyordu. Karataş sahillerine gelen kervanlar, gemiler ile İskende­run veya Samandağ sahillerine çıkarılıyor, öylece Halep'e doğru yol alıyor­du, 1786 yılında. Arkasından Adana Valisi Yusuf Paşa, Halil üzerine külli­yetli asker ile yürüdü.9000'i aşkın askeri güç Halil'i yine yakalayamadı, Gavur dağlarında.
         Fransız Devriminin yaşandığı 1789 yılında Adana eyaletinin kuzeydoğu kıyısındaki Payas yöresinde Osmanlı yönetimi Halil ile yine baş edemedi.O'nu Padişah III. Selim'in tuğralı fermanı ile 1791 yılında "Mirimiran" unvanıy­la geçmiş suçları affedilerek en güçlü "vali ve bey" yapıldı. Halil için makam, mevki, post, tuğlu çadır, validen daha üstün durumda itibar tamam ama bütün bunlar para etmiyor ki!.. Halil, beyliğinin güney sınırında bulunan Misis'e geldi. Köprüyü kontrolü altına aldı. Köprübaşındaki bac (gümrük) kapısından 25.000 kuruş gibi yüklü bir gelir elde edildiğini öğrendi. Kervan­ların köprü üzerinden geçişine izin verse, alınan vergiler deftere işlene­cek, Adana Valisine vergi verilecek. İyisi mi köprünün orta yeri kırılırsa veya çökmüş olursa gelen geçenden vergi alınamazdı. Gelişmeler de bu yönde oldu. Halil'in adamları köprünün her iki yanına gemi vazifesi gören kayıklar yerleştirdiler. Toplanan paraları da öncelikle Halil'in "cebine" gönderdi­ler.  Ta ki 1830'lu yıllarda İngiltere'den gelen gravür çizim ustası Murdock Misis'e gelip köprünün görüntüsünü belgeleyinceye kadar çatlak veya çö­küntü ayan beyan belli idi.
         Halil'in akibeti ne mi oldu? Yüksek yüksek görevlere gelmesine rağmen bir türlü uslanmadı. Payas iskelesinde bulunan Fransız gemisine saldırdı. Malları yağmaladı, dağlara kaçırdı. Sattı. Ki miktarı da 168.000 kuruşu bu­luyordu. 1803 yılında Mekke'den gelen hacıları yine Payas yakınlarında soy­du. Mallarını rehin aldı. Adana Valisi, 100.000 kuruş fidye ödeyeceğini söy­leyince hac kervanı serbest bırakıldı. Emri hak vaki oldu ve Halil, eşkiyalığı arşı alaya çıkan ünlü Türkmen beyi veya yönetimin emirler emiri 1803 yılında ansızın darıbekaya rıhlet etti (ebedi dünyaya göçtü).Geride Osmanlı Arşi­vinde bir sürü belge ve bay Murdock'un Misis köprüsünün çökmüş halini yansıtan gravür  bırakarak.

MİMAR DUYGU SABAN’I DİNLERKEN!...

-Mimar Duygu Saban, Adana’nın kent mimarisi ve Jansen planı hakkında açıklamalar yaptığı konuşması dikkatle izlendi.
   -1918 ve Alman Mimar 1930’lu yıllardaki Adana kent planı hakkında ayrıntılı bilgiler verdi.
    -Adana’nın  tarihi kalesi ile ilgili bilimsel araştırmaları ile başarılı olan sayın mimar’ın Osmanlıcayı bilmesi ve ana kaynakları görmesi halinde çok daha başarılı olacağını düşündüm. Ve kendisini kutluyorum.
     Çukurova Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Sayın Duygu F. Saban, 8 Ekim 2008 Çarşamba günü  Taşköprü yanındaki eski Osmanlı İdadi (Lise) binası salonunda Adana’nın tarihi kent planlamaları hakkında bilgiler veren görsel sunumunu gerçekleştirdi.  Özellikle Osmanlının son döneminde yaşanan şehirciliğin gelişimi hakkında verdiği bilgilere ek olarak 1918 yılında Fransızların Adanayı anlatan planlama çalışmalarına yer vermesi ilginç idi. Konuşmaları arasında sık sık 1918 planlaması ile ilgili belgeleri göstererek yorumlar yaptı. Sonra da Cumhuriyetin kurulması ile birlikte 1930’lu yıllarda gündeme gelen Alman Mimar Jansen’in planlaması hakkında ayrıntılı açıklamalar yaptı.
 Akıcı bir konuşma tarzı ile izleyenleri tarihin gizemli ve büyülü yıllarına götürdü. Son derecede başarılı bir kompozisyon çizdi. Belli ki akademik araştırmaları esnasında elde ettiği bilgileri sunum tekniğine de uyarlayarak gerçekleştirmeyi tercih etmişti.
    Alman mimar Jansen’in 1935 Adanası için kentin kuzeye doğru kayması yeni yerleşim yerlerinin oluşması Atatürk caddesi ile Ziyapaşa bulvarının geniş ve ağaçlıklı olması, eski Şakirpaşa istasyonunun kuzeyi ile Demiryolunun geçtiği Yüreğir’in kuzeyinin sanayi bölgesi olarak düşünülmüş olması hakkındaki bilgileri gelişen modern Adana’nın bir tasarımı idi.  Özetle Osmanlı’dan cumhuriyete Adana’da kent planlaması hakkında bilgiler verdi sayın mimar…
   DUVARLAR ARKASINDAKİ GERÇEKLERİ DE GÖRMESİ GEREKMEZ MİYDİ!
    Sayın Mimar’ın konuşması esnasında Adana’da ilk Otel’in cumhuriyetin ilanını izleyen yıllarda çalışmasına başladığını açıklaması ve üzerinde ısrarla vurgulaması manidardı.  Sayın Mimar, akademik ünvanı gereği mesleki başarısını Avrupa’da aldığı eğitimle pekiştirerek kendi araştırma sonuçlarını sunuyordu izleyenlere. Alman mimar Jansen’in  kendi ülkesi şartlarına uyarladığı kendi felsefesinin ürünü olan bakış açısı ile hazırladığı Adana’nın kent planı bir bakıma tarihi sur içi ve Tepebağı çevreleyen alandan kuzeye doğru genişleyen Adana’nın kentsel gelişimini gösteriyordu.  Sayın mimar’ı dinledikten sonra eve geldim ve kısa bir arşiv araştırması yaptım. Kurtulmuş savaşının bitmesi ile birlikte 1923 yılında Atatürk’ün Adana’yı ziyareti anısına Türkçe öğretmeni Remzi Oğuz Arık tarafından hazırlanan Adana Ticaret Rehberi kitabına göz attım. Ve kitabın 130. Sayfasındaki işyerleri listesine göz attım. Savaş bitiminde bile Adana’da 9 otel, 21 han, 8 eczahanenin sayısı veriliyordu.  Peki sayın mimar en kısa yoldan “Adana’da cumhuriyetin ilanı sonrası 1 otel açıldı” bilgisini vererek Osmanlı döneminin geri kalmışlığı ve her şeyin cumhuriyetin ilanı sonrası hızla geliştiği mesajını özellikle neden üzerine basa basa verme ihtiyacı duymuştu.  Kendisinden söz isteyip harf devrimi sonrası  (1928’i izleyen yıllarda) Türkiye’de ve özellikle Adana’da  tarih kent arşivinin yerel yöneticiler tarafından ırmak hamamı yakınındaki depolardan at arabaları ile alınarak Taşköprü aşağısında it adasında yakılmış olduğunu dolayısıyla geçmiş tarihi bilgilerle ilgili hafızanın karartıldığını yapılan açıklamalar ve verilen rakamların sadece duvarın bir tarafını görmek ve göstermek anlamına geldiğini  söylemiş olsaydık ne olurdu.  Sayın mimar akademik ünvanı gereği mükemmel İngilizce biliyor olabilir, mimar Jansen’in kent planını yorumlarken de Almancasını da geliştirmiş olabilir. Ama onun bilemediği bir “bilgi kapılarını açan” kapı vardı ki o da Osmanlıca idi.  Yani Türkçenin Arap harfleri ile yazılmış kaynakları olan belgeler kitaplar vs… vs…
    Adana’nın 16. Yüzyılına ait kalekapısı, sur içi bölge, Ramazanoğulları dönemi hakkında araştırmaları ile de tanınan sayın mimarın Adana’nın tarihi mimarisi konusundaki bütün yazdıklarını gözden geçirmesi gerekir.  Gün olur ki karanlıkları aydınlatan ışıklar “müsademei efkardan Barika-i hakikat doğar” (fikirlerin çarpışmasından gerçeklerin ışığı ortaya çıkar) sözlerini doğrular.  Bu yazıları yazarken gözümün önüne sık sık kullandığım şu sözler geldi:
“Tarih ve toprak ses verir,
Hayaller ve duygular gerçekleri ortaya çıkarır”…
    Tavsiyem odur ki, sayın mimar en kısa zamanda “Osmanlıca” sını geliştirir, Adana’nın kent mimarisine bakışlar yaparken karanlıkları aydınlatır. Kendilerini kutluyor ve saygılarımı sunuyorum.

ERMENİ MALLARI, ÇİFTLİKLER, FABRİKALAR KİMİN OLDU!

-Ermenilerin Çukurova’dan ayrılması ile birlikte geride kalan fabrikalar ve çiftlikler el değiştirdi.
     -Taşköprü başında Küçük Mustafa bilinmeyen kişiler tarafından öldürüldü.
     -Kuvayı Milliye’nin savaş günlerinde topladığı paradan arta kalanlar “devlete teslim edilmedi” görüşleri hep dillendirildi.


         Bir yanda Anadolu'yu kendi aralarında anlaşarak paylaşa   ve arkasından da işgal eden "düşman" durumdaki ülkeler... Diğer yandan da canını, malını namusunu korumak uğruna ölümüne mücadele veren Anadolu insanının tarih sah­nesindeki görüntüleri.
         Fransızların Çukurova'yı işgali beraberinde bir sürü hukuki sorunu da getirdi. Fransızların beraberinde sayıları 100 bini bulan Ermeni de Adana’ ya gelmişti. Şehir merkezi ve ilçelere, köylere, mezralara dağılan Ermeniler, öncelikle Osmanlı zamanından kalan kendi mal ve mülklerini elde etmenin peşinde oldukları kadar, arkalarını Fransız Hükümetine, biraz da kendi silahlı güçlerine vererek Türkleri sindirmek, ezmek peşinde idiler. Her neyse Fransız idaresinde işgal ve Çukurova'yı ele geçirme düşüncelerinde başarılı olamadılar. Ankara Anlaşması gereği (20 Ekim 1921) Adana'yı terk ederek ülke dışına çıktılar. Geride bıraktıkları mal ve mülklerini gözyaş­ları içinde seyrederek. Düşman durumdaki Ermeniler ve Fransızların Çukur­ova'yı terk etmelerini sağlayan gelişmeler biraz yöre halkının Kuvayi milliye saflarında mücadele vermesi, biraz da Sakarya Savaşında Anadolu insanının Yunan Ordusunu durdurmasına dayanıyordu. Kısacası Sakarya'nın meyvesi Ada­na 'yı Fransızların boşaltmasıyla sonuçlandı. Ancak!..
         ... TEMMUZ'UN SICAK BİR GÜNÜNDE...
         Tarih 24 Temmuz 1922'yi gösterirken Milli Mücadeleyi halk iradesiyle başarılı bir şekilde sürdüren Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tarihi bina­sında Reis Gaziantep Milletvekili Ali Cenani Başkanlığında toplanan mebus­lar Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey'in Adana vilayetinde el değiştiren mülk­lere verilen tapu belgeleri hakkında açıklamalarda bulunuyor, Meclis üyele­rinin görüşlerini alıyor.
         Olayın önemine dayanarak Osmanlı'nın son döneminde 1915 yılında TEHCİR (zorunlu;göç) uygulamasına uğrayan Ermeniler'in taşınmaz mal ve mülkleri­nin korunması, kiralanması, satılması Hazine'ye ve Ziraat Bankası'na bırakılmıştı. Osmanlı Hükümeti, kendi tebası (yurttaşı) durumundaki Ermenileri korumayı ana politika olarak benimsedi.
         Fransız ordusunun Aralık 1918 içinde Adana ve civarını işgal etmesiyle birlikte şartlar değişti. Adana'ya gelen Ermeniler, daha önceki mal ve mülklerini istediler. Fransız yönetimi anlaşmazlıkları çözümleme (tesviye-i Mesalih) mahkemesini kurdular. Gelişmelerden Türkler zarar gördü. Yalancı şahit ve belgelerle Türklerin malları ellerinden alındı. Ancak Aralık ayı 1921 içinde Fransızlar ve Ermeniler Adana'dan ayrılırken durum tersine dön­dü.  Şimdi mal ve mülklerine yeniden sahip olmak isteyen Türkler ile geride taşınmaz mallarını bırakan Ermenilerin servetinin el değişmesi olayı gündeme geliyordu... Sıcak bir Temmuz gününde 1922 tarihinde. Türk ordusu bir yanda Batı cephesinde Yunan ordusuna karşı büyük taarruza hazırlanırken.
         GİZLİ OTURUMDA SESLENDİRİLEN GÖRÜŞLER
         TBMM'in 24 Temmuz 1922 tarihli gizli oturumunda Maliye Bakanı Adana'yı terk eden Hıristiyanların (özellikle Ermeniler) mallarının el değiştirilmesi konusunda yeni bir kanun yapmaya gerek olmadığını, TBMM'nin Hükümete emir vermesi veya Hükümetin Maliye Bakanlığı emriyle bu işi çözümleyeceği yönün de tavsiye kararı almasıyla sorunun çözüleceğini açıkladı.
         Fransız işgali süresince Albay BREMOND'un aldığı kararlar gereği el de­ğiştiren tapuların iptalinin mümkün olduğu, ancak işgal süresince bile Osman­lı hukukunun devam ettiği üzerinde durdu. Karmaşık hukuk mevzuatı içinde hak sahipleri ya mahkemeye başvuracaklar veya Bakanlığın alacağı bir karar ile ilgili devlet kuruluşları (Hazine, Ziraat Bankası) hak sahiplerine taşınmaz mallar verebilecektir.
         ADANA MİLLETVEKİLİ İSMAİL SEFA KONUŞUYOR
         İsmail Sefa (Özler), aslen Adanalı bir öğretmen iken vatanperverliği dik­kate alınarak 23 Nisan 1920'de TBMM'ye Adana Milletvekili olarak girmiş, Çukurova'da  düşmana karşı mücadelenin verildiği bir sırada Mustafa Kemal'in de desteğiyle 5 Ağustos 1920'de Pozantı toplantısı ile "Adana Vali Vekili" görevine getirilmişti. TBMM'nin gizli oturumunda "mal ve mülklerin el değiş­mesi" söz konusu olunca İsmail Sefa Bey kürsüye geldi ve görüşlerini şöyle açıkladı:
         "Efendim, gerek Ziraat Bankası tarafından satılan ve gerek şahısların alacağından dolayı mahkemeden hüküm alınarak icra dairesi vasıtasıyla sattı­rılan bir takım Hıristiyan emlaki var. Fransızlar geldiği vakit bir emirle bunlar namına Tapuda (defteri Hakanide) yapılmış olan şeyin sahibi evvelle­rine teslim ve iadesi gibi bu yolda düzeltme yapılıyor. Mesele İstanbul'a yansıyor. İstanbul,  icra vasıtasıyla satılan muamelenin doğru olduğunu, dü­zeltme lazım gelmeyeceğini Adana Tapu dairesine bildiriyor, vilayete bildiri­yor. Bu muameleden sonra Fransızlar  Tahsisata (mülk vermeye) devam etmiyor. Hatta Bremon evvelce vermiş olduğu emri durduruyor. Yani Adana'da gerek Ziraat Bankasının alacağından dolayı sattırdığı ve gerek şahısların mahkeme­ye müracaat ederek  aldığı ilam üzerine icra vasıtasıyla sattırdığı arazinin, emlakin hepsinin kaydı ortadan kaldırılmış değildir. Bir kısmı edilmiştir. (: : Bir kısmının da İstanbul'dan gelen emir ve Bremon'un vermiş olduğu emrini durdurması üzerine boşlukta kalmıştır. Şimdi yapılacak düzeltme o bir kısım üzerinde yapılan tahrifatı tashih etmektir(düzeltmektir).
         Sonra en çok nazarı dikkate alınacak bir nokta var. Bizim mahkememiz, bizim teşkilatımız ve Devletin şubesi vasıtasıyla yaptırdığımız bir muamele­yi tashihde tereddüde ve bir takım  içli yollara saparsak, bugün dahi o mua­mele hala devam ediyor.  Bazı yerlerde Türkiye haricine çıkmış emlak sahip­lerinin  mal ve eşyası vergiye (aşara) borçlarından dolayı veya şahıslara yahut da Ziraat Bankasına borçlarından dolayı satılıyor. Eğer bir bugün bu mesele üzerinde  tereddüt, müşkülat gösterirsek şahısların alacakları, Hükü­metin alacakları zarar görecektir. Kimse talip çıkmayacak, kimse almayacaktır. Bunun sonucunda Mahkemeye sevketmektense, Meclis'ten idari bir karar  almaktansa Maliye Bakanlığına veya Hükümete(Heyeti Vekile), Yüce Meclis bir  emir vermelidir. Onlar da tashih ettirmelidir. Mesela bugün diyelim ki, ora­daki Tapu memuru herhangi bir adamın kaydı üzerinde tashihat (düzeltme) yaparsa Meclis'ten bir kanun çıkarmak mı lâzımdır. Doğrudan doğruya bunun tahkikatı için Meclis bir emir vermelidir. Meseleyi bitirmelidir. Bendenizin teklifim budur".
         Kaynak: TBMM Gizli Celse Zabıtları,3, İş Bankası Yayınları, Ankara-1985 sayfa:596-603
        
ÇİFTLİKLER EL DEĞİŞTİRİYOR
         Adana'nın yerlilerinden Muhittin GÜLOĞLU adındaki 70 yaşları  civarında gösteren bir beyefendi Haziran ayı(2000 yılı) içinde ataları­nın kökenlerini öğrenmek üzere Adana Fen Lisesi'ne geldi. Anlattıklarına bakılırsa Yavuz Sultan Selim zamanında Adana'ya yerleştirilmişler ve Koca  Mustafa Paşa'nın soyundan geldiğini ifade etti. Muhittin Bey, Adana'da milli mücadeleden el değiştiren çiftlikler hakkında ayrıntılı bilgilere sahipti. Verdiği bilgilere göre:
         -Seyhan nehrinin aşağılarındaki Gerdan köyünde Ermeni GÜLBENKYAN ailesine ait 4.500 dönüm çiftlik Niyazi Ramazanoğlu'nün eline geçer. Niyazi Bey, çiftliği Ali Homurlu ile birlikte işletir. Karslı köyünde de Gülbenkyan tepesi adıyla bilinen bir yer vardır. Gülbenkyan ailesinin Adana şehir içinde bulunan Yeni FABRİKA, el değiştirmeler esnasında Sabancılar'a geçer.
         -Sabancılar ailesi, Adana yakınlarında AĞBA'da bulunan Ermeni Gökdereliyan ailesinden Madama'nın çiftliğini satın alır. Madama, muhtemelen Gökdereliyan'ın kızı olabilir.
         -Adana yakınlarındaki Misis'in Abdioğlu'nda İsmail Sefa Özler kendisi­ne 12.000 dönüm çiftlik alır.Kardeşi Hazine Avukatı Abdurrahman Ali'de Cey­han'da 12.000 dönüm çiftlik alır. Hazine, Ermeni arazilerini satış kararı aldıktan sonra ÖZLER ailesi, rayiç bedelden, çok ucuz bir fiatla taksitle çiftlik sahibi olurlar. Bir diğer açıdan Kurtuluş Savaşından sonra en geniş arazi ÖZLER ailesinin eline geçer.

ADANALI AYICI ARİF’İN HİKAYESİ!

-Arif, Adana’da askeri İdadi’yi bitirdi. İstanbul Harbiye’ye gitti.
       -Mustafa Kemal ile aynı okulda ve sınıfta okudu, iki yakın arkadaş ve dost idiler.
       -Çanakkale ve Kurtuluş savaşında Mustafa Kemal’in desteğini aldı.
       -Ancak …

        
...AĞAÇLAR YAPRAKLANDIĞINDA...
         Bıyıkları yeni terleyen gençlerin Osmanlı Harb Okuluna giriş kayıtlarını yaptırmaları ne kadar heyecanlı olurdu. Manastırdan gelen Mustafa Kemal SELANİK!  Efendinin, Arif ADANA'nın 1315 (miladi-1899) yılında memleketle­rinden ayrılarak İstanbul'a Harbiye'ye giriş kayıtları yaptırmalarında da aynı heyecan yaşandı. Bir örneği padişaha sunulan kadife kaplı Harbiyeli öğrencilerin künye defterinde "Selanik Koca Kasımpaşa mahallesi gümrük me­murlarından müteveffa Ali Rıza efendinin mahdumu (oğlu) uzun boylu beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik" yazan genç Harbiyeli Atatürk'ten başkası değildi. Onun aynı sınıfta okuyan Arif ADANA'da, Anadolu'nun güneyinden Adana'dan gelmişti, İstanbul'a... Karakeçili aşiretinden Yusuf Ziya Bey'in oğlu idi. O günlerde genç Harbiyeliler şimdiki gibi soy isimlerini kullanmıyor, mensup oldukları şehirleri soy şöhreti olarak alıyorlardı.
         Selanikli Mustafa Kemal ile Arif Adana Harb okulunda aynı sınıfta idiler. Görünüşleri de birbirlerine çok benziyordu. İki yakın arkadaş olmaktan öte, kardeş gibiydiler. Yemekhanede, yatakhanede, çarşı gezilerinde hep beraber olurlardı. Aynı ekmeği paylaşan, aynı suyu içen, havayı teneffüs eden "kader birliği yapmış" iki arkadaştılar. Harbiye'nin birinci, ikinci ve üçüncü sı­nıflarında Mustafa Kemal ilk on öğrenci arasında yer alırken, Adanalı Arif ise 18. sırada gözüküyordu. Mustafa Kemal'in diploma not çizelgelerinde en başarılı olduğu ders Akaidi diniyye (din kuralları) olarak gözükürken,  Arif ise Alman ve Rus dillerinden tam not alıyordu.
         Selanikli Mustafa, İstanbul'a Harbiye'ye büyük ideallerini gerçekleştirmek için gelmişti. Derslerine çok sıkı çalışıyor, eğitimi aksatmıyordu. Ciddi çalışkan olduğu kadar güven verici özelliği vardı. Arif ise memleketi olan Adana'nın özelliklerini taşıyordu. Adana'da okurken, ırmak kıyısında­ki Askeri İdadi'de geçen günlerini, yazın sıcaklarını, yaylaya gidişlerini, Adana kebabını, şalgamını, içli köfteleri, pabuç incirini çok seviyor olma­lıydı .
         Harbiye'yi bitirirken Mustafa Kemal, kurmay sınıfa ayrılmayı başarmış, kardeş gibi olduğu Arif Ona "Ya erkanı harp olamazsan ne yapacaksın" diye sorduğunda "muhakkak erkanı harp olacağım" diye cevap vermişti. Arif, Mustafa'ya Adana'nın ağalarını, beylerini, türkülerini tanıtırken Mustafa Kemal'da genç kızlarla iyi flört yapabilmek için Manastır'da öğrendiği vals dansını "öğretmekten büyük zevk alıyordu.
       

         MALUM OLDUĞU ÜZERE...
         Arif, Harp okulundan ayrıldıktan sonra genç kararlı, cesur bir Türk subayı olarak cephe hizmetlerini sürdürdü. Balkan savaşları, Çanakkale, Kafkas, Suriye cephelerinde görev yapmıştı. Mustafa Kemal ise, Şam, Trablus, Balkan savaşlarındaki görevlerinden sonra Çanakkale savaşının Gelibolu yarımadası­nın Arıburnu, Anafartalar, Conkbayırı savaşlarında üstün başarılarıyla birden bire sivrildi.
         Mustafa Kemal, düşman işgalinin başladığı günlerde İstanbul'da oldukça rahatsızdı. Anadolu'nun ve Türk vatanının içinde bulunduğu kötü şartları göz önüne alarak üstün yetkilerle milli mücadeleyi başlatmak istiyordu. Padişahın onayı, Başbakan Damat Ferit'in resmi talimatı doğrultusunda "Ser yaveri hazreti şehriyari (Padişahın baş yardımcısı)... ve 9. Ordu kıtaat baş müfettişi" ünvanlarıyla, devletten yeteri kadar mali destek, görev yapacağı arkadaşları­nı da seçerek Anadolu'ya gidecekti.  Teamül olduğu üzere padişah Vahideddin ile görüştü. Padişah, Mustafa Kemal'e "devletin kurtuluşu için ulvi görevle­rinde başarılı olması" temennisinde bulundu. Mustafa Kemal, Harbiye'den "kar­deşim" dediği Adana'lı yarbay Mehmet Arifi, kendisine ikinci kurmay başkanı olarak seçmişti. Birlikte Bandırma vapuruna bindiler. 19 Mayıs 1919 günü sa­bahleyin saat altı sıralarında Samsun'da Anadolu'ya birlikte adım attılar. Görünüşte Mustafa Kemal, padişaha ve hükümete bağlı olarak Samsun'dan, Anka­ra, Diyarbakır, Trabzon ve Erzurum'a kadar Anadolu'nun doğu bölgesindeki valilerin idari amiri, aynı zamanda denetleme görevi yapacak, "asayişi sağlayacak yetkilerle donatılmıştı.
         ARİF'İN "AYICI OLMASI"!..
         Mustafa Kemal, Anadolu'da gelişen milli mücadelenin lideri olarak Kongre­leri yapıp Ankara'ya geldi. TBMM'nin Reisi oldu. Arif'de 11. Tümen kumandanı unvanıyla Adana'nın kurtuluşu için Pozantı cephesine gönderildi. Nisan 1920 içinde Bolu isyanlarını bastırmak üzere İNEGÖL taraflarına geldi. Bir yandan eşkıyaları takip ediyor, diğer yandan da Yunanlılara karşı batı cephesini takviye ediyordu. Bir gün  Mezitli ormanlarında üç aylık bir ayı yavrusu bulundu. Arifin karargahına getirildi. Ayı yavrusu gayetten sevimli idi. Verilen sigaraları içiyor, genç kızları ve kadınları gördüğü zaman dikkatle bakarak aşk şarkıları söylüyordu. Arif, sevimli ayısı ile o kadar iyi arkadaştı ki zaman zaman onunla el şakası yapar, hatta güreşirdi bile. Kendisini ziyarete gelen kumandanlara da ayısını gösterirdi. Hatta bir keresinde Ali Fuat Cebesoy yanına geldiğinde ayısını makam arabasının arkasına bile oturtmuştu. Araba çalıştığında ayı bulunduğu yerden atlayarak kaçmış, korkusundan altını bile ıslatmıştı... Arifin bu garip merakı onun adını "AYICI ARİFE" çıkarmış­tı. Cephe görevini yaparken üzerine giydiği paltosunun yakaları bile ayı postuna benziyordu. İnönü, Kütahya savaşlarında görevini başarıyla yaptı. Sakar­ya savaşında Mustafa Kemal'in en yakınında bulunan yardımcısı idi.Ancak bu
arada garip bir hal oldu: ARİF, sürekli olarak İnönü'nün aleyhinde konuşuyor­du. Her halinden kıskandığı belli idi.
         Mustafa Kemal, kader arkadaşı, sırdaşı ve dostu olarak gördüğü Adanalı ARİF'in 1923 yılındaki seçimlerde Eskişehir'den milletvekili olmasını sağlamıştu. Buraya kadar her şey iyi gitti…